28 Ara 2009
ardiye
Hava da puslu olduğu vakit gitmek lazım.
20 Ara 2009
tırmık hakkında bu.
4 Eyl 2009
akıl fikir
Etkiyle etkinlik gösterme sadece içine düşülen şartlar ve durumlardan kurtulmak için yapılmalıdır. Aksi durumda, kendi özgürlüğünü her defasında bir kenara bırakmakla ilgili olan bu durum sıklaşırsa, insan farkında olmadan etkiyle etki göstermenin bir organı durumuna gelebilir. Örneğin cilt cilt kitapları devirmekten memnunluk duyan bir bilge, sonunda kendi düşünme yetisini kaybeder. Ciltleri yerinden oynatmadan düşünememe durumuna düşer. Çünkü bu bilge kitabın getirdiği fikirlerin etkisine yanıt vermiş oluyor ve farkına varmadan etkinin etkisini gösteriyor. Bilge tüm gücünü okuduğu fikri tasdik etmek veya ona karşı gelmek için harcıyor. Kendi dışında düşünenlerin görüşlerinden çıkanları eleştiriyor."
"Bu tip bilgelerde kendini savunma iç güdüsü zayıflar. Bu bilge çökmekte, gerilemekte olan bir kişidir. Ben, özgür ve çok verimli kişiler gördüm, 30 una geldikten sonra okuyarak kendi kendilerini çökertmişlerdi. Farkında olmadan, başkalarının görüşlerinin etkinliğini göstermeye başlamışlardı. Bunlar kibrit çöplerine benziyorlar. Alev vermeleri için onları sürtmek gerek. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, güneş yükselirken, akıl tüm tazeliğinde iken, saf irade gücü var iken dönüp bir kitabı okumayı ben kusur ve kötü alışkanlık kabul ediyorum."
F.w.N.
3 Eyl 2009
boz






bill callahan

Şimdi takibindeyim kendisinin eskisiyle yenisiyle.
his.
siyam balığı
Bu onu bir çılgın yapmaz
Şunu demek istiyorum ki
Keskin bakış sizi çılgın yapmaz,
Fakat bazen…
...bu sizi çıldırtabilir."
(Rumble fish'ten)
burada güzel şeyler mi var bana mı öyle geliyor? : )




1 Eyl 2009
MMVII

üzüntü ve muz kabuğu

28 Tem 2009
isis&osiris'e

3 Tem 2009
sanrı
Havadaki alacalı renklere bulanmış onlarca kelebeğin sanki fraktallar çizerek uçuştuğu bir çayırdayım.Yüzeyi hafif kabartmalı ve daha çok yeşile çalan bir tanesi elime konuyor.Bir süre öyle bana bakar gibi kaldıktan sonra havalanmaya karar veriyor yeniden.Kanat çırpışlarının saniyedeki hızını ölçmeye çalışıyor histerik bir biçimde beynim.Konduğu yerden tekrar uçuşa geçen bu 3.000 nöronlu canlı, hızıyla aklımı almaya ve adeta kendini bana beğendirmeye çalışır gibi havada zigzaglar çizmeye devam ediyor.bir de ahengi var ki kanatlarını sallandırışının; çoktandır bildiği bir dansı artık kendine has figürler katarak icra eder gibi...Uzağa gidiyor sonra.Gözlerimi kaldırdığımı anımsıyorum ve ağzımı açıyorum; sanki ağzımdan havanın içeri dolmasını ve havayı ciğerlerime kadar çekip içime hapsetmeyi ister gibiyim.Gökyüzünde,üstünde eflatun çiçeklerin durduğu tahta salıncaklar var.İplerinden bulutlara asılı...Bir tane de değil,çok fazlalar.Sanki tüm gökyüzü bunlarla kaplı şimdi...Biraz önce baktığımda yoklardı,şimdi oradalar ve yukarıdan yerdeki ahengi izler gibiler. Yeşile çalan kelebek geri dönüyor,yalpalayarak. Gökyüzündeki salıncakta sallanıp duran eflatun çiçeğin yaydığı koku tüm çayırı kaplamış ve rengi yeşile çalan, yüzeyi hafif kabartmalı kelebek bu kokuyla sarhoş olmuş gibi görünüyor. Sersemliyorum...Şekiller kaymaya ve kelebekler gözümün önünde çiftleşmeye başlıyor.Çayır alabildiğine, genişledikçe genişliyor şimdi gözümün önünde.Koşmaya başlıyorum ama faydasız; ben koştukça altımda yer kayıyor ve ona yetişmeye çalıştıkça olduğum yerde sayıyorum.Kelebek sürüleri peşim sıra uçuyorlar.Bir kaçı da önümde,rehberlik etmek ister gibi adeta.Saat çok geç olmuş olmalı diyorum kendi kendime.Yemeğin altını söndürdüm mü?...Çimenin yeşili gidiyor, gökteki salıncak daha yukarılara çekiliyor.Eflatun çiçekler bu kez ceplerimde.Gözlerim yaşarıyor.Kelebeklerden birinin kanatlarına sıkıca tutunup kendimi ona bırakıyorum.Çiçekler cebimden düşüyor...
30 Haz 2009
iyi insanlar hala var!
Yıllar boyunca yapmış olduğu o hareketin sızısını ve pişmanlığını içinde hep taşıdığını belirten ve ‘buna ister nefsine hakim olamamak,ister şeytana uymak,isterseniz de cahillik deyin;bir hata işledim ama bunun geç de olsa telafisini yapmak istiyorum’ diyip şirketten özür üstüne özür dileyen bu adamın tez heykeli dikile demek istiyorum! Hayır, şirkete bir biçimde para kazandırdığı yahut ürün iadesi (!) yaptığı için değil tabiki.Adamın yıllar önce yaptığına benzer hareketlerin artık nerdeyse nefes aldığımız her saniye içinde bin türlüsünün yapıldığı yahut yapabilmek için kırk taklanın öyle veya böyle atıldığı ve sonrasında da diğer pek çok şeye olduğu gibi bunlara da milletçe patagonya yerlisi tadında boş bakışlarla bakmaya alıştığımız için bu gibi insanların hala yaşadığına dair ciddi septik düşüncelerim mevcut.Lakin işte böylesi örnekler; ben gibi bir septiğin bile fikirlerinin standart sapmalarını oluşturabiliyor.O tanımadığım adam durduk yerde cidden sevindirdi beni.Ha biliyorum,arada var böyle insanlar,pek tabi ki daha da fazlaca şeyler yapanları da var.Ama neticeye baktığınızda, maalesef diğer üç yanlışlarla dolu olanlar, bu gibi doğruları ezip geçme potansiyeline sahip olduğundan bu tip hadiseleri parmakla gösterip heykeli dikilesi ve hatta gözlerde tek damla ile gönül adamı kıvamında tebrik edilesi örnekler olarak ifşa etmek istiyorum!!! Evet, iyi insanlar hala var!:)İyi ki de var!
atölye!!
Bir süre öncesine kadar ‘olur mu olur ya! ve çok da güzel olur’ diyerekten diyerekten ve yıllar sonra tekrardan içimde yeşeren filizini (:))bu kez koparmadığım resim sevdasını hakkıyla yaşamak adına pek çok istediğim dükkanı tuttum! Henüz hala eski sahibinin nuh nebiden kalma koltuklarının da durduğu depomsu bir dükkan kıvamında kendisi belki,ama kısa bir süre sonra içindeki cevher ortaya çıkacak ve asıl yüzünü gösterip kafamdaki moduna dönecek!:)Hem öyle veya böyle, adımı attım işte.Tutalı henüz kısa bir süre oluyor. Bundan mütevellit bir hoş seda içindeyim,inceden bir mutluluk yaşıyorum:) Şimdi orası bir atölye kıvamında olacak ya, ben de orda güzel güzel resim yapacağım ya; şirinlik muskası kıvamında dolaşabilirim pekala bir süre diye kendi kendime salık veriyorum! :) Hakkım var bugüne bugün çünkü! Geçen haftasonu onun için alışveriş de yaptım! Yer için hasır kilim,gri kadife kaplamalı cici bir lamba ve camlar için mor jaluzi:)Ha bir de saksıda papatya,2 adet minik fesleğen,saksıda begonvil ve sadeliğine bitip adını da o gün öğrenmek suretiyle aldığım Marengita çiçeği de var artık kendisinin!Ama bunları belki almamı esas sağlayan şey o harikulade çiçek sulama kabıdır?!:) Beyaz üstüne minik mor çiçekli,o son derece tatlı ve naif şey beni tamamen kendine büyülemiş ve direk kendisini elime geçirip ‘bunu mutlaka alacağım!’ nidasıyla marketin kasalarına yönelmeme sebep olmuştur.Böyle bir nevi çiçek bahçesine dönen dükkanımda geçenlerde yaptığımız temizlik, önceki sahibinden bana maalesef miras kalan hafif kabarmış marleylerin üstünde pek belli olmasa da, o kısmı özellikle şu parke görünümlü pvc zımbırtısıyla kapladığımız zaman kiri pası hakkında atılıp tutulamayacak işte, budur beni mutlu eden netekim! Bak iyi oldu bu cidden diyorum her dakika kendime, aslında çok daha uzun süre önce yapılmalıydı ya,o da ayrı bir mesele.Mel’in abisinin bir süre önce benzerlerine göre epey büyük olduğu için salonda çok yer işgal ettiğinden ellerinden çıkardıkları-daha doğrusu şu anda evlerinin bodrumunu mesken etmiş olan- bir adet büyükçe sehpamsı-masayı da bana vermeyi istemeleri tam cuk oturdu:) Daha gidip almadım,biraz büyük bir parça; ama gittim gördüm hakikaten çok güzel gidecek oraya:)İşimi de oldukça görecek devasa kalıbıyla.Artık üstüne yerde sürünmemesi gereken her birşeyi,misal bilumum ketıl,kahve kavanozu,fincandır şudur budur vb.koyabileceğim!Malum şu an şövaledir,tualdir hepsi ,oraya götürdüğüm eski bilgisayar masasının üzerinde duruyor ve atölyeye her yeni gelen zımbırtı da yine aynı masanın kıytırık raflarına sıkışmaktan kurtulamıyor!:( Ama tabi,diyorum ya şu an için böyle!Evet evet,o alçak ama devasa masa oraya girince hepsini kurtaracağım sürünmekten! Bizimkiler iyice ilham olsun diye de bir iki tablo almış biryerlerden:)Ahah, komik geldi ama yine de asayım diyorum duvara,bari minikonun gözüne gönlüne hoş gelsin,ilhamı beri gelsin!
26 Haz 2009
it was friday-what a black day
Modern zaman Peter Pan’i.Kızgın kumlardan serin sulara gibi,kavruk tenden beyaz kıvama. Yansıttığı/ama kendi içinde çok da yaşayamadığı, hani sanki adeta ‘ışık hızına ulaşmış gibi olma’ tatmini...Gidilecek başka yer var mı sorusuna kendi varlığıyla verdiği cevap.
Boğazım düğümleniyor. Gitti pek çok şey onunla beraber; çocukluğumun en saf ve doğal anları,küçüklüğe dair en bi salak-en bi 'çocuk' haller,o devrin veletlerinin tüm masumiyeti,tüm hınzırlığı...İngilizce’yi Türkçe’nin yayvan bir şekilde okunan hali (!) zannettiğim zamanlardaki kafamın güzelliği...Hepsini, koca bir neslin çocukluğunu ve geçmişinin en önemli halkalarını da o modern zaman Peter Pan’i olan adam alıp götürdü bugün beraberinde...'Piideee' ve 'enivicivoke' demem, diyemem uzunca bir süre daha... 'Birşeyler' değil de, 'bişiler'; hani çok temiz, çok naif (aslında tıpkı onun olduğu gibi) 'bişiler' bitmiştir, gitmiştir artık...Anlayan anlayacaktır,anlamaktadır zaten...
Hele de an itibariyle Wikipedia'daki kendisiyle ilgili bölümde yazan 'Michael Jackson was an American recording artist and entertainer' cümlesi boğazdaki yumruyu iyice büyütmüş, gözleri kısıp hayata şöyle anlamsız bir bakışla bakma modunu doruğa çıkarmıştır.
Nasıl anlatırım,ne derim; daha ne şekil düşüneyim bilemedim.
Hayatımın bir bölümü,en başlardaki ve esas anlamı ihtiva eden sayfalarından koparılıp atılmıştır şimdi.
“What about sunrise, what about rain?
~
“In our darkest hour, in my deepest despair,

The New York Times
21 Haz 2009
;)
ben yaptım! :) birşey daha var
pikniğe giderken yapılan taze ekmek arası,basit ama harikulade sandviçler vardır. Beyaz peynirle domatesin ve araya serpiştirilen çarliston biberin sanki hayatın anlamını bize sunan sonsuz uyumları insanın içini yaşama sevinciyle doldurur. Onu severek ve mucizesinin farkına vararak yiyen,hiç şüphesiz iyi bir insandır :)
böyle bilir, böyle düşünürüm ben!
minik için...
Tam istediğim gibi olmayacak tahmin edebiliyorum ama şimdi benim yazacağım minvalde bir yazı okuyunca yapmadan edemedim. Yazmadan yani... Kardeşi olmayanın çok da anlayamayacağı, olanınsa gözleri biraz buğulanmadan okuyamayacağı, çok “nev’i şahıslarına münhasır” bir yazıydı; keyifle ve biraz da hüzünle karışık hislerle okudum. O yazıyı okuduktan sonrasıdır özellikle bu:
O yıllarımıza dair en bariz hatrımda kalanlardan; yatak içi saklambaçları vardı bilmem hatırlar mısın? : ) İkimiz de ebat olarak hayli küçük olduğumuz için rahatlıkla içinde kaybolabildiğimiz tek kişilik yatakta (daha çok seninki) saklambaç (!) oynamaya çalışmalarımız...:) ve bunu cidden yaptığımızı düşünmemiz! Karanlık yorgan altında senin ayaklarına ellerim çarparken “nerdesin nerdesin??” diye soruşum geldi gözümün önüne:) Sen yastığa doğru başını seğirtirdin, bense yorganın altında iyice aşağıya gömülürdüm; bir keresinde gerçekten orda olmadığımı bile sanmıştın! Sonra senin haftasonu sabahlarıma sinir harbiyle başlamama sebep olan evcilik oyunların vardı. Benim eskittiğim (aslında çok da eskimiş sayılmazlardı hani, gözüm gibi sakınırdım onları zamanında bilirsin: ) sana kalmış ve üstüne senin daha güzellerini de eklettiğin barbie bebeklere bağırış çağırış aile kurmayı (!) öğrettiğin o şamatalı oyun saatleri...Erkek bebeğimiz olmadığı için içlerinde en sevmediğini erkek yaparak oynadığın o barbie’lere dehşetle bakar ve sana sessiz olmanı söylerdim yatağımdan doğrularak. Hiç sessiz olmazdın sen ama. İkazımdan sonra bir süreliğine fısıltıya dönüşen sesin, giderek artan bir şiddetle ta ki beni tekrar çileden çıkarıncaya kadar yükselirdi. O zamanlar her haftasonu kurulmuş bir saat gibi sabahın köründe kalkıp paylaştığımız odayı bana dar eden evcilik oyunlarına başlaman, beni nerdeyse çizgi film veya televizyonda herhangi başka bir şey izleme alışkanlığının olmayışına üzülücek kadar sinir ederdi! Sen daha okula başlamadan önce ve ben daha küçük bir ortaokul çocuğuyken, sabahları kendim okula gitmeden önce seni kaldırır, kahvaltıyı hazırlar, suyu kaynatıp ikimiz de çok sevdiğimiz için düzenli aralıklarla babaannemlerin Almanya’dan gönderdiği limonlu çay tozundan içine atardım. O saatlerde televizyonun bir kanalında yayınlanan bir sabah kuşağı dizisindeki yüzü makyajla yaralı hale getirilmiş kadından hafiften tırsmış olduğumu hatırlıyorum! Yanında çok çaktırmamaya çalışıyordum bir abla olarak elbet, ama sinir bozucu derecede gerçekçi gelmişti kadının o hali ve sabahın yalnızlığını seninle paylaşırken canımı iyiden iyiye sıkması kahvaltıdaki hazzımı da sona erdirmişti:) Sen de pek hoşlanmamıştın o küçücük halinle,hatırlıyorum ama ben bir hayli korkmuştum ondan (yıllar sonra bile zaman zaman yüzünün aklıma geldiği olmuştur!:)) Biraz daha büyüyüp (ki annemin sol elini kullanmandan gereksiz biçimde rahatsız olup seni sağ elini kullanmaya zorla ikna etmeye çalıştığı ve senin belki de buna karşı bir isyanla okuldan hiç hazzetmemeye başladığın dönemdir bu) okulda pek de başarılı olmayan,hatta olmayı sanki inatla reddeden bir öğrenci olduğun zamanlarda odayı anlamsız (cidden hala beni dehşete düşürebiliyor müzik zevkin!:)) şarkıcıların ve bazı futbolcuların (!!) posterleriyle donattığın zamanlarda sana iyice kızmıştım. Öyle ya, ikimizin paylaştığı odada ancak benim rock gruplarımın posterleri veya sevdiğim yazılar-çiziler ve fotoğraflar sergilenebilirdi!:) Asi zamanlar geçmedi çok kolay,ne sende ne bende. Yine de şimdi beni cidden mutlu bir tebessüme sevkeden günler olduğunu görüyorum her anımsadığımda!
Minik; şimdi biz büyüdük evet... evde kocaman iki hatun olduk şimdi.
Ama ben hala tırsıyorum aklıma geldikçe o yaralı suratlı kadın!;)from the backyard
And I was wearing a little pink dress
Just because of this maybe,we met
And just because of this,we had each other
Then you were gone,
Gone to the ocean of the cruel dark prince
I had nothing left,
Except the day you smiled at.
Trying to erase past may cause some trouble
For the ones who can’t manage to forget
And I’m one of them also,
So tell me how can be able to do that?
what's your 'one thing' ?
Loved somebody.
And the rest of this is just an expression of that one thing."
çocukken
Çocukken, eski Türk filmlerindeki kenar mahallere bir şekilde gelmiş son model arabanın -genelde mahallenin fakir ama güzel ve iyi kalpli kızına aşık zengin çocuğun arabası olurdu bu! -peşisıra bir güruh halinde ve merakla koşan çocuk kalabalığına benzer halde, merakımdan ve nasıl birşey olduğunu anlama telaşına yenik düşmekten muzdarip, diğer çocuklarla birlikte kuran kursuna giden ara sokağa doğru yokuş aşağı koşardık. Öyle hevesli bir koşu olurdu ki bu...Aslında hiçbirimizin derdi kuran kursu falan değildi. Hatta o kuran kursu mahallede fazla barınamadığı için 1 hafta sonra kapatılmıştı. Birlikte ‘büyük bir çete’ kalabalığı yaratma ruhunu,birbirimize dolaylı ve bilinçsiz olarak kattığımız gücü,çocukluğa dair o saf coşkuyu severdik. O kalabalık koşuda, hızımızı alabildiğine arttırıp önümüze çıkacak herhangi bir şeye çarpabilme hakkını sanki kendiliğinden kazanmışız ve buna kimse birşey diyemezmiş gibi ve sokağı renkli renkli giysileriyle nerdeyse hızlıca akan bir karnaval havasına sokan bizlerden korkarak kaçan ‘büyüklere’ bir yandan kahkahalar atarak kendimizden geçerdik. Büyülü birşeydi. Engelsizdik. Bir terapiydi. Varış noktamızın neresi olduğu önemli değildi,hatta varış noktamızın olup olmaması bile önemli değildi. Önemli olan gitmekti. Zaten çocuk kafasını güzel yapan da budur. Onlar nereye gittikleri belli olmadan giderler çünkü,niye gittiklerini bile bilmeden...Kendilerince bir amaçları vardır elbet,yahut sorulduğunda verilecek –bazen o an uydurulduğu çok belli olan- cevapları da...Ama mesele zaten bu değildir. Çocuğun kafasındaki birşeyi ‘gerçekleştirme’ ve tabii ki mümkünse (!) ‘istediği gibi gerçekleştirme’ duygusudur durumu özetleyen. Bizde de mevzu buydu işte. Uçuyor gibiydik, öylesi koşarken sokakta. Arkamızdan ‘büyüklerin’, ‘yavaş olmamıza’,’artık zıvanadan çıktığımıza’,’haddimizi bilmemize’ dair sinirli homurdanmalarına aldırmadan. Kursa girdiğimizde gülüşmelerin ardı arkası kesilmezdi. Öyle ki, iri kıyım hocanın takkesini el çabukluğuyla kapıveren çocuklardan biri, bu gülüşmeleri daha da bir arttırmıştı ve bizi zaptedemeyeceğini anlayan hoca bile bir kahkaha koyvermek zorunda kalmıştı. Ders, ‘allahın kaç tane olduğu’ (hocanın aslında yegane amacı allahın birliğini bize anlatmaktı!) sorusuyla başlayıp konuyla ilgili arkası kesilmeyen birçok soruyla kafasını bunaltan çocuklara dayanamayan hocanın sonunda allahın bir tane olduğunu hep bir ağızdan söylememiz konusundaki nafile çabasıyla biterdi. Herkes gülüşürdü; yerleri eski kırmızı halıyla kaplı,iki büyük sütunun tam ortada tavana destek verdiği o mekanda her daim sinek vızıldamalarını andıran minik seslerin uğuldaması olurdu, kimi şarkı söylemeye çalışırdı, kimi öğretilmeye çalışılan duaları şarkı formatına istemeden de olsa sokardı ve hoca nihayet bıkardı. Çoğumuzun ailesi o kursa gitmemizi istememiş,adeta bizi korumaya çalışmıştı. Ama ciddi anlamda eğlendiğimizi söylemem lazım:) ve özellikle işe ; çocuk kafasıyla ve o yaşlarda genel olarak ‘sokağı’ oyun ve arkadaşlarla buluşma mekanı olarak bilen ve gören bir çocuğun,içine girip eğlenebildikleri (!),üstelik içerde bir tane ‘zaptedilebilir’ (!) dışında ‘başka büyüğün olmadığı kapalı bir mekanın’ var olduğu gerçeğini anlaması açısından baktığınız zaman olayın eğlencesi daha da bir görünür hale geliyor. Sadece bir yaz ve o da benim için 2 gün,devam eden diğer çocuklar için ise ancak 1 hafta süren kurs macerası sonradan pek de kimsenin hatırlamadığı bir anı olarak kaldı. Ş.ile yıllar sonraki bir konuşmamızda (dipdibe olan evlerimizin yanındaki, ortasında tek bir basamak olan geniş,boş alanda ellerimizi raket gibi kullanarak tenis oynarken) o kursa hiç gitmediğini söyleyecekti. Fazla uzatmadım, ama hocanın kafasından takkeyi çekip aldığı günü dün gibi hatırlıyorum:)
28 Nis 2009
pastacı :)

Sabahları kahvaltıda yemek için kekler hazırlamak lazım! Yahut akşam çaylarında. Belki gece uyku kaçmaları için...Bu işi yapsam belki olabilirdi. Güzel bir ‘kek’çi:) Bu kelimeyi de seviyorum sanırım:) Basit ve sevimli. İsim olarak düşünmeyeceğim belki ciddi ciddi, ama o mekandan belki sırf ‘sadeliğe ve basitliğe övgü’yü ve bunun mahiyetini iyice anladığı için alışveriş yapacak olan insanların olabileceği fikrini düşünmek bile güzel. Kekin yanında çay ve kahve (belki sadece kahve;ama birçok insan kekin yanında çay da içmek ister) ikram ederim. Bir de tabi ki güzel pastalar! Birkaç çeşit,fazla değil. Ama göz doyuracak güzellikte ve lezzetli. Hatta tadının değişikliği ve güzelliği daha ilk bakışta anlaşılabilen cinsten. ‘Kek’çi küçük bir dükkan,ahşap ağırlıklı. Kesinlikle açık olmalı ama,oda oda değil. Tam ‘evimizin salonu’ tadında. Belki biraz Kadıköy’deki ‘Sığınak’vari...Herkesin birbirini görebildiği ama kimsenin birbirini izlemediği. Mümkünse ortada tezgah kısmı olmalı,arkaya mutfağa açılan. Yahut mutfak tam yanında olmalı tezgah dediğim yerin...ya da küçük bir bölmeyle ayrılmalı. Bazı amerikan mutfaklarının salondan küçük bir pencereyle ayrı duruşu gibi. Evet sanırım böyle olmalı. ‘evin salonu’ havasını çok da bozmadan. Bazı gittiğim yerler vardı; belki yiyecekleri güzeldi,kalitesi iyiydi ama hiç sıcak değildi. Oralara benzemesini istemiyorum! Havasına asla erişilemezmiş gibi görünen,büyük avizeli,altın sarılarının duvarlarda ve tavanlarda dört döndüğü,deri kaplamalı masaları olan,altındaki mermerin her bir sandalye çekilişinde kulağı tırmalayan çirkin bir sesle gıcırdadığı ve garsonların gülmediği mekanlar. Hayali mekanımın (sadece şimdilik) böyle olmayacağına şimdiden karar verdim bile! Kafamda renkler,şekiller belirleniyor. Kahvenin ve pastanın sunumu, sandalyelerin ve masaların nasıl konumlandırılacağı, içerisinin sıcaklığı, duvarların görünümü, çalınacak müzik vs.bir de servis yaparken giyilecek basit ve cici önlükler olmalı! Bu sevdiğim bir şey çünkü oldukça. Ama o büyük kahve zincirlerinde giydikleri gibi değil,biraz da esprisi olan birşey olsun istiyorum,işi ucuzlaştırmadan tabii:) Belki onların çizimini de kendim yaparım;)

