Çocukken, eski Türk filmlerindeki kenar mahallere bir şekilde gelmiş son model arabanın -genelde mahallenin fakir ama güzel ve iyi kalpli kızına aşık zengin çocuğun arabası olurdu bu! -peşisıra bir güruh halinde ve merakla koşan çocuk kalabalığına benzer halde, merakımdan ve nasıl birşey olduğunu anlama telaşına yenik düşmekten muzdarip, diğer çocuklarla birlikte kuran kursuna giden ara sokağa doğru yokuş aşağı koşardık. Öyle hevesli bir koşu olurdu ki bu...Aslında hiçbirimizin derdi kuran kursu falan değildi. Hatta o kuran kursu mahallede fazla barınamadığı için 1 hafta sonra kapatılmıştı. Birlikte ‘büyük bir çete’ kalabalığı yaratma ruhunu,birbirimize dolaylı ve bilinçsiz olarak kattığımız gücü,çocukluğa dair o saf coşkuyu severdik. O kalabalık koşuda, hızımızı alabildiğine arttırıp önümüze çıkacak herhangi bir şeye çarpabilme hakkını sanki kendiliğinden kazanmışız ve buna kimse birşey diyemezmiş gibi ve sokağı renkli renkli giysileriyle nerdeyse hızlıca akan bir karnaval havasına sokan bizlerden korkarak kaçan ‘büyüklere’ bir yandan kahkahalar atarak kendimizden geçerdik. Büyülü birşeydi. Engelsizdik. Bir terapiydi. Varış noktamızın neresi olduğu önemli değildi,hatta varış noktamızın olup olmaması bile önemli değildi. Önemli olan gitmekti. Zaten çocuk kafasını güzel yapan da budur. Onlar nereye gittikleri belli olmadan giderler çünkü,niye gittiklerini bile bilmeden...Kendilerince bir amaçları vardır elbet,yahut sorulduğunda verilecek –bazen o an uydurulduğu çok belli olan- cevapları da...Ama mesele zaten bu değildir. Çocuğun kafasındaki birşeyi ‘gerçekleştirme’ ve tabii ki mümkünse (!) ‘istediği gibi gerçekleştirme’ duygusudur durumu özetleyen. Bizde de mevzu buydu işte. Uçuyor gibiydik, öylesi koşarken sokakta. Arkamızdan ‘büyüklerin’, ‘yavaş olmamıza’,’artık zıvanadan çıktığımıza’,’haddimizi bilmemize’ dair sinirli homurdanmalarına aldırmadan. Kursa girdiğimizde gülüşmelerin ardı arkası kesilmezdi. Öyle ki, iri kıyım hocanın takkesini el çabukluğuyla kapıveren çocuklardan biri, bu gülüşmeleri daha da bir arttırmıştı ve bizi zaptedemeyeceğini anlayan hoca bile bir kahkaha koyvermek zorunda kalmıştı. Ders, ‘allahın kaç tane olduğu’ (hocanın aslında yegane amacı allahın birliğini bize anlatmaktı!) sorusuyla başlayıp konuyla ilgili arkası kesilmeyen birçok soruyla kafasını bunaltan çocuklara dayanamayan hocanın sonunda allahın bir tane olduğunu hep bir ağızdan söylememiz konusundaki nafile çabasıyla biterdi. Herkes gülüşürdü; yerleri eski kırmızı halıyla kaplı,iki büyük sütunun tam ortada tavana destek verdiği o mekanda her daim sinek vızıldamalarını andıran minik seslerin uğuldaması olurdu, kimi şarkı söylemeye çalışırdı, kimi öğretilmeye çalışılan duaları şarkı formatına istemeden de olsa sokardı ve hoca nihayet bıkardı. Çoğumuzun ailesi o kursa gitmemizi istememiş,adeta bizi korumaya çalışmıştı. Ama ciddi anlamda eğlendiğimizi söylemem lazım:) ve özellikle işe ; çocuk kafasıyla ve o yaşlarda genel olarak ‘sokağı’ oyun ve arkadaşlarla buluşma mekanı olarak bilen ve gören bir çocuğun,içine girip eğlenebildikleri (!),üstelik içerde bir tane ‘zaptedilebilir’ (!) dışında ‘başka büyüğün olmadığı kapalı bir mekanın’ var olduğu gerçeğini anlaması açısından baktığınız zaman olayın eğlencesi daha da bir görünür hale geliyor. Sadece bir yaz ve o da benim için 2 gün,devam eden diğer çocuklar için ise ancak 1 hafta süren kurs macerası sonradan pek de kimsenin hatırlamadığı bir anı olarak kaldı. Ş.ile yıllar sonraki bir konuşmamızda (dipdibe olan evlerimizin yanındaki, ortasında tek bir basamak olan geniş,boş alanda ellerimizi raket gibi kullanarak tenis oynarken) o kursa hiç gitmediğini söyleyecekti. Fazla uzatmadım, ama hocanın kafasından takkeyi çekip aldığı günü dün gibi hatırlıyorum:)
21 Haz 2009
çocukken
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder