Tam istediğim gibi olmayacak tahmin edebiliyorum ama şimdi benim yazacağım minvalde bir yazı okuyunca yapmadan edemedim. Yazmadan yani... Kardeşi olmayanın çok da anlayamayacağı, olanınsa gözleri biraz buğulanmadan okuyamayacağı, çok “nev’i şahıslarına münhasır” bir yazıydı; keyifle ve biraz da hüzünle karışık hislerle okudum. O yazıyı okuduktan sonrasıdır özellikle bu:
O yıllarımıza dair en bariz hatrımda kalanlardan; yatak içi saklambaçları vardı bilmem hatırlar mısın? : ) İkimiz de ebat olarak hayli küçük olduğumuz için rahatlıkla içinde kaybolabildiğimiz tek kişilik yatakta (daha çok seninki) saklambaç (!) oynamaya çalışmalarımız...:) ve bunu cidden yaptığımızı düşünmemiz! Karanlık yorgan altında senin ayaklarına ellerim çarparken “nerdesin nerdesin??” diye soruşum geldi gözümün önüne:) Sen yastığa doğru başını seğirtirdin, bense yorganın altında iyice aşağıya gömülürdüm; bir keresinde gerçekten orda olmadığımı bile sanmıştın! Sonra senin haftasonu sabahlarıma sinir harbiyle başlamama sebep olan evcilik oyunların vardı. Benim eskittiğim (aslında çok da eskimiş sayılmazlardı hani, gözüm gibi sakınırdım onları zamanında bilirsin: ) sana kalmış ve üstüne senin daha güzellerini de eklettiğin barbie bebeklere bağırış çağırış aile kurmayı (!) öğrettiğin o şamatalı oyun saatleri...Erkek bebeğimiz olmadığı için içlerinde en sevmediğini erkek yaparak oynadığın o barbie’lere dehşetle bakar ve sana sessiz olmanı söylerdim yatağımdan doğrularak. Hiç sessiz olmazdın sen ama. İkazımdan sonra bir süreliğine fısıltıya dönüşen sesin, giderek artan bir şiddetle ta ki beni tekrar çileden çıkarıncaya kadar yükselirdi. O zamanlar her haftasonu kurulmuş bir saat gibi sabahın köründe kalkıp paylaştığımız odayı bana dar eden evcilik oyunlarına başlaman, beni nerdeyse çizgi film veya televizyonda herhangi başka bir şey izleme alışkanlığının olmayışına üzülücek kadar sinir ederdi! Sen daha okula başlamadan önce ve ben daha küçük bir ortaokul çocuğuyken, sabahları kendim okula gitmeden önce seni kaldırır, kahvaltıyı hazırlar, suyu kaynatıp ikimiz de çok sevdiğimiz için düzenli aralıklarla babaannemlerin Almanya’dan gönderdiği limonlu çay tozundan içine atardım. O saatlerde televizyonun bir kanalında yayınlanan bir sabah kuşağı dizisindeki yüzü makyajla yaralı hale getirilmiş kadından hafiften tırsmış olduğumu hatırlıyorum! Yanında çok çaktırmamaya çalışıyordum bir abla olarak elbet, ama sinir bozucu derecede gerçekçi gelmişti kadının o hali ve sabahın yalnızlığını seninle paylaşırken canımı iyiden iyiye sıkması kahvaltıdaki hazzımı da sona erdirmişti:) Sen de pek hoşlanmamıştın o küçücük halinle,hatırlıyorum ama ben bir hayli korkmuştum ondan (yıllar sonra bile zaman zaman yüzünün aklıma geldiği olmuştur!:)) Biraz daha büyüyüp (ki annemin sol elini kullanmandan gereksiz biçimde rahatsız olup seni sağ elini kullanmaya zorla ikna etmeye çalıştığı ve senin belki de buna karşı bir isyanla okuldan hiç hazzetmemeye başladığın dönemdir bu) okulda pek de başarılı olmayan,hatta olmayı sanki inatla reddeden bir öğrenci olduğun zamanlarda odayı anlamsız (cidden hala beni dehşete düşürebiliyor müzik zevkin!:)) şarkıcıların ve bazı futbolcuların (!!) posterleriyle donattığın zamanlarda sana iyice kızmıştım. Öyle ya, ikimizin paylaştığı odada ancak benim rock gruplarımın posterleri veya sevdiğim yazılar-çiziler ve fotoğraflar sergilenebilirdi!:) Asi zamanlar geçmedi çok kolay,ne sende ne bende. Yine de şimdi beni cidden mutlu bir tebessüme sevkeden günler olduğunu görüyorum her anımsadığımda!
Minik; şimdi biz büyüdük evet... evde kocaman iki hatun olduk şimdi.
Ama ben hala tırsıyorum aklıma geldikçe o yaralı suratlı kadın!;)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder