"...sonuçta varoluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak için harcadığı o olanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani tiksindirici, dehşetengiz, saçma olmamak uğruna. baştan veri olarak elimize tutuşturulan şu aksak ikinci sınıf insanı, sabahtan akşama kadar hep küçük evrensel ideal, birinci sınıf bir insan olarak sunmak zorunda kalmamız ne de büyük kabus."
...
"geceyi sevdiğimi söyledim.
sustu sadece, o da seviyordu biliyordum. bildiğimi bildiği için sustu. açıklama ihtiyacı hissetmiyordu. konuşmak bir yerde bozmaktır insanlığı, ırzına geçerek hem de. konuşsa bozulacaktı gece, bozulacaktı dehşet, ve yalnızlık. sakindik... hayata diş geçirmeye çalışırken bunu sakince yapmaya çalışan iki acemiydik. bizim bildiğimizi diğerlerinin de öğreneceğini düşünürdük kutsal bir inançla. hem de kendimizi anlatma ihtiyacı duymadan, bizim bilincimize sahip olacaklardı. konuşmadan anlaşacaktı bir gün tüm dünya. tüm dünya üzerinde yaşanan derin bir sessizlik... biliyorduk; insan sesinin çıkardığı gürültüyü başka hiçbir canlı çıkaramazdı, fısıldama olsa bile. çünkü insanın çıkardığı seslerin bir anlamı vardı ve zihinde kapladığı yer evrensel bir boşlukta uzayıp gidiyordu. şekil değiştiriyordu, "acaba" oluyordu, "ya da" oluyordu, "belki" oluyordu, "hassiktir" oluyordu. anlamını değiştiyor, değiştirdikçe zihne daha fazla basıyor, kokuyordu. çöpler kovasına sığmıyordu.
tüm bunları bilmesi, tüm bunları bildiğini bilmem konuşmamışlığımıza dayanır. dünya denen dehşetli yerde en az kendim kadar şaşkın birinin daha olabilme ihtimalini bile aklımdan geçirmezken, bir ayna gibi ona bakmam, gözlerini okumam, sakinliğini duymam kadar şaşkınlık verici bir şey daha olamaz. dünyanın dehşetengiz şaşkınlığına, birbirimizin şaşkınlığını da eklediğimizde, kafası bir ton, damıtılmış bir cesaret çıkıyor ortaya. ki cesaretin böylesi gerçekten tehlikelidir."
sustu sadece, o da seviyordu biliyordum. bildiğimi bildiği için sustu. açıklama ihtiyacı hissetmiyordu. konuşmak bir yerde bozmaktır insanlığı, ırzına geçerek hem de. konuşsa bozulacaktı gece, bozulacaktı dehşet, ve yalnızlık. sakindik... hayata diş geçirmeye çalışırken bunu sakince yapmaya çalışan iki acemiydik. bizim bildiğimizi diğerlerinin de öğreneceğini düşünürdük kutsal bir inançla. hem de kendimizi anlatma ihtiyacı duymadan, bizim bilincimize sahip olacaklardı. konuşmadan anlaşacaktı bir gün tüm dünya. tüm dünya üzerinde yaşanan derin bir sessizlik... biliyorduk; insan sesinin çıkardığı gürültüyü başka hiçbir canlı çıkaramazdı, fısıldama olsa bile. çünkü insanın çıkardığı seslerin bir anlamı vardı ve zihinde kapladığı yer evrensel bir boşlukta uzayıp gidiyordu. şekil değiştiriyordu, "acaba" oluyordu, "ya da" oluyordu, "belki" oluyordu, "hassiktir" oluyordu. anlamını değiştiyor, değiştirdikçe zihne daha fazla basıyor, kokuyordu. çöpler kovasına sığmıyordu.
tüm bunları bilmesi, tüm bunları bildiğini bilmem konuşmamışlığımıza dayanır. dünya denen dehşetli yerde en az kendim kadar şaşkın birinin daha olabilme ihtimalini bile aklımdan geçirmezken, bir ayna gibi ona bakmam, gözlerini okumam, sakinliğini duymam kadar şaşkınlık verici bir şey daha olamaz. dünyanın dehşetengiz şaşkınlığına, birbirimizin şaşkınlığını da eklediğimizde, kafası bir ton, damıtılmış bir cesaret çıkıyor ortaya. ki cesaretin böylesi gerçekten tehlikelidir."
...
'' her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır. özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derecede hırt olduklarını, asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız. insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da, yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine... ''
...
''yapabileceğim hiçbir şey yoktu. zaten önünde sonunda her insanın başına gelir bu, sizi sınıflandırırlar.''
...
"artık şaşmaz olmuş tek bir bakışta, sanki bir içgüdü gibi, bir yüzün, en sevimli zamanında bile, ne tür çirkinlikler yüklenmiş olduğunu kavrayabilmek için gerekli süre budur işte, iki yıl."
...
"...bil ki her şey midemi bulandırıyor benim ve tiksindiriyor beni. sadece sen değil!...her şey!... özellikle de aşk!...seninki de en az başkalarınınki kadar... senin şu yaratmaya çalıştığın duygularla dolu şey var ya, onun benim gözümde neye benzediğini söylememi ister miydin? o şey tam da helanın içinde sevişmeye benziyor! beni annadın mı şimdi?... madem öğrenmek istiyorsun söyleyeyim, sana yapışıp seninle kalmam için gidip bir yerlerden bulduğun lakırdılar var ya, onları ben hakaret olarak algılıyorum hakaret... üstelik sen bunun farkında bile değilsin ve farkında olmadığın için esas namussuz sensin.... ayrıca mide bulandırıcı biri olduğun da aklının kıyısından geçmiyor senin değil mi!... başkalarının sıçtığı palavraları ağzına sakız etmek seni tatmin etmeye yetiyor!... bu sana yeterli geliyor çünkü başkaları sana aşktan daha iyi bir şey olmadığını anlatıp durdular,bu numarayı hem herkesin hem de her seferinde yutacağını söylediler... ama işte ben çıkıp diyorum ki: bok yesin orta malı aşk!... duydun mu? sökmez bana kızım... sökmez o tiksindirici aşklar!... yanlış adama çattın!...yanlış zamanlama seçtin, geç kaldın! artık yemezler, işte bu kadar!... işte bu yüzden bu kadar esip gürlüyorsun!... sen dünyada bu olup bitenin göbeğinde ille de sevişmeye çok mu heveslisin yani?... bütün bu gördüklerimizin!... yoksa hiçbir şey görmüyor musun?... ama bence esas mesele umursamıyor olman!... romantik kadın ayakları atıyorsun ama aslında ender bulunan cinsten canavarsın sen... kokuşmuş et mi istiyorsun? aşk sosuna bulanmış?... miden kaldırıyor mu?... benimki kaldırmıyor!... eğer burnuna hiç kötü koku gelmiyorsa ne mutlu sana! demek ki senin burnun tıkalı! insanın midesinin bulanmaması için sizin gibi hödük olması gerek... seninle beni ayıranın ne olduğunu mu merak ediyorsun?...söyleyeyim, seninle beni ayıran,koskoca bir hayat var be...daha ne olsun istiyorsun?..."
...
"boşuna heveslenmemekte yarar var,insanların asında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyaninki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar."çok güzelsiniz, küçükhanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar, "ne de güzelsiniz küçükhanım!..."
bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturulması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir..."
bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturulması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir..."
(l.f.celine)
